TEK SUÇLU BALIKÇILAR MI?

        
    
    Whatsapp'ta Paylaþ

Balıkların sofralarımızdan ve asıl olarak denizlerimizden birer birer eli ayağı çekilirken, bunun sorumlusu olarak gördüğümüz balıkçılık sektörü ve balıkçılara veryansın etmeyen yok gibi. En son söylenecek lafı en baştan söyleyelim, bunca feveranın haksız yere yapıldığını söylemek mümkün değil. Muhakkak ki balıkçılık sektörü bu suçlamaların dışında tutulamaz. Hatta bu yok oluşun faturası kesilirken aslan payının onlara düşmesinden kurtulmaları mümkün değil.

Nasıl mümkün olsun? Endüstriyel balıkçılık filosunun gelişiminde ortaya konulan tek verimlilik ölçüsü birim zamanda elde edilen av miktarı haline gelmişken, sürdürülebilirlik kavramına kulaklarını tıkayan bir sektörün suçlanmaması zaten düşünülemez.

Dünya genelinde ve elbette ülkemiz denizlerinde yetkili otoriteler tarafından getirilen yasakların her yanını sürekli olarak çekiştiren, değiştirmek ve daha fazla hareket alanı elde etmek için her türlü aracı kullanarak olmadık baskıları yapan sektör mensuplarının, herkesle birlikte oturup tükenen balık nesline ağıt yakması, en hafif tabirle timsah gözyaşı olarak nitelenebilir.

Ancak buraya kadar olan ifadelerimize bir küçük virgül koyup, işin bir başka yanına dikkat çekmek ve böylelikle farklı bir pencereden izlenebilecek görece farklı bir açıya ışık tutmak istiyoruz. Hazırsanız başlayalım.

Sizi yaklaşık bir insan ömrü kadar geriye götürmek istiyoruz. Yok, öyle uzun bir ömür de değil, 50-60 yıllık bir süre sözünü ettiğimiz. Mesela 1961 yılına gidelim. O yıl doğanlar bugün 57 yaşında ve pek çok kişi balıkçılık dendiğinde o yıllar için hep bolluk ve bereket ifadeleri kullanır.

Evet, sadede gelelim. FAO verilerine göre 1961 yılında balıkçılık faaliyetleri sonucunda elde edilen toplam ürün miktarı 27.789.275 ton seviyesinde. 2012 yılına gelindiğinde bu rakamın yaklaşık beş kat artarak 138.083.535 ton seviyesine yükseldiğini görüyoruz. Gelişen teknoloji, modernize edilen av filoları ve sağlıklı proteine olan yoğun talebin doğurduğu bu artışın artık sürdürülemeyeceği ve avcılık yoluyla elde edilen üretimin çoğaltılamaz bir noktada bulunduğu, en iyimser bakış sahiplerinin bile kabul ettiği bir gerçek haline geldi.

İşin trajikomik yanı, avcılık yolu ile elde edilen balıkları ikame etmesi için güvenilen kültür balıkçılığının protein talebi de, yine artık çoraklaşan denizlerden sağlanmaya çalışılıyor. Çoğu türün aquakültür ortamında yetiştirilebilmesi için hatırı sayılır miktarda avcılık mahsulü balığa ihtiyaç duyması, insanoğlunun önünde önemli bir paradoks olarak durmaktadır.

Dünya genelindeki gelir dağılımı adaletsizliklerini bir kenara bırakırsak, 60’lı yıllardan bu yana sağlanan refah artışı, kaliteli protein kaynaklarına olan talebi hızla arttırmış ve bunu sağlayacak teknik imkânların ve sermaye birikiminin bir araya gelmesi ile stoklar yoğun bir av baskısı altına alınmıştır. Tüm bu faktörlerin etkisi altında bugün geldiğimiz noktada pek çok tür tükenme tehdidi ile karşı karşıyadır. 50 yılda üretimi 5 kat arttırmış olsak da, yeni bir artış trendi yakalama şansımız olmadığını da öğrenmiş bulunmaktayız.

Çözüm arayışları bakımından sorunun tam ve doğru teşhis edilmesi son derece önemlidir. Bu çerçevede girişte ifade ettiğimiz ve daha geniş açılı bir bakışa ışık tutmaya çalışalım dilerseniz.

Birleşmiş Milletler (DESA – Department of Economic and Social Affaris) verilerine göre 1961 yılında 3.090.305.000 kişiden ibaret olan dünya nüfusu, FAO kaynaklı balıkçılık verilerinde esas aldığımız 2012 yılında 7.128.177.000 kişiye ulaşmış durumdadır.

Doğa, doğal yaşam, çevre ya da habitat gibi pek çok ifadeyi insanı dışlayarak, ondan bağımsızmış gibi kullanma alışkanlığımızı bu noktada bir kenara bırakmak zorundayız. Yaşadığı çevre ile yoğun bir etkileşim içerisinde olan insanın, sahip olduğu ve yaratan tarafından lütfedilen aklı sayesinde, diğer canlılara karşı bariz bir avantajı ve üstünlüğü bulunmaktadır.

50 yıllık bir süre, dünya ve üzerindeki doğal yaşam için çok uzun sayılmasa da, insan, aklı sayesinde başarabildikleri ile denge konusunda tüm taşları yerinden oynatabilecek bir çoğunluğa ulaşmış durumdadır. Bir doğal yaşam alanında bireyleri sayıca iki kattan fazla artan bir tür, mutlaka başka türlerin yaşam alanı ve hakkını kısıtlayacaktır. Buna insanın sahip olduğu akıl, zekâ ve bunlar aracılığı ile temin ettiği teknoloji unsurlarını da kattığımız zaman olayın boyutları çok daha vahim bir noktaya kendiliğinden taşınır.

Geldiğimiz bu noktada endüstriyel balıkçılığın dünya üzerindeki sınırlarını genişletme hamlelerini yok saymak ve sonuçlarını hafifletmek gibi bir söylem içerisinde olmak mümkün değil elbette. Ancak meseleye daha bütüncül bir yaklaşım ile bakmak, kabahati arz ile talebi oluşturanların toplamı üzerinden daha dengeli dağıtmak gerektiğini ifade etmek istiyoruz.

50 yılda 2.3 kat artan nüfusun taleplerini, sosyolojik dinamikleri, çevreye olan biyolojik, kimyasal ve fiziksel etkilerini dikkate almadan, konuyu sadece “balıkçılık faaliyetleri ve bunun sucul organizmalar üzerindeki etkileri” seviyesine indirgemek, var olan sorunu güçleştirmekten başka bir işe yaramaz.

İnsan, diğer canlıların aksine çoğalmasının ortaya çıkardığı etkileri minimize edebilecek önemli bir unsur olan akıl ile donatılmıştır. İnsanoğlu, kendi popülasyonunun baskın bir tür olmasının ortaya çıkardığı sorunları aşma iradesine sahip olursa, bu savaşı kazanmak için cephane olarak kullanacağı yeterli miktarda akla sahiptir.

 

Kaynak: United Nations / DESA / Population Division – FAO / Fisheries and Aquaculture Department

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.